Sanat I

Sanat, sanatın aldığı biçim ve kavram üzerine yüklenmiş manalarla alakalı birkaç yazı planladım. Çok fazla ayrıntıya girmeden ve iyiden iyiye akademik hale sokmadan aklımdakini yazmak gibi bir niyetim var. Günümüz dünyası bilgi kirliliği içinde savrulup giderken tüm kavramlar gibi sanat da dejenere edilmiş durumda, burada kavramın kendisini kastediyorum. Öylesine masallar anlatılıyor ve bunlar öylesine alınıp satılıyor ki insan hayret etmekte. Açıkça belirtmek gerekiyor ki bunu yapanlar sanat çevrelerinin bizatihi kendisi. Romantik alegoriler içine süslenmiş retoriklerin ardında yatan ise ürünlerin pazar içindeki değer artışını sağlamaktan ibaret. Çünkü uydurulan efsaneler ulaşılmazı ve tarihsel değişmezleri sunuyor bizlere. Ve tabi ki Olimpos’tan tenezzül edip aramıza katılan “sanatçılar” sayesinde oluyor tüm bunlar. Her neyse, bu kısma da gelmeyi planlıyorum dizi içerisinde.

Sanat; ortalama bakış açısıyla ki bu toplumun büyük çoğunluğunun kavram üzerindeki düşüncesini ifade etmektedir, geçmişten günümüze doğrusal bir değer içerirken onu oluşturan unsurlar – müzik, resim veya heykel gibi – başlangıcından bugüne kadar değişmeden kavram içinde varlığını devam ettirmektedir. Oysa; bir zaman aralığı belirmek gerekirse, 18.yy sonlarına kadar bugünkü “güzel sanatlar” kavramı ile tarihi süreç içindeki sanat kavramı tamamen farklıdır. Güzel sanatlar ve sanat ayırımını belirli bir aşamaya kadar kullanmak istiyorum çünkü konunun anlaşılması için önemliler. Örneğin Rönesans döneminde Liberal Sanatlar sınıflaması hala geçerlidir ve gramer ya da retorik bu listeleme içinde yer alır. Burada Antik Yunan’daki tekhne kavramı ile ilişkisini hatırlatmakta fayda var. Kavram bugün anladığımız zanaat ile sanatın bir araya geldiği anlam dünyasını içerir. Teknoloji terimine kökenlik eden tekhne, bir şeyi üretip ortaya çıkarma gibi basitçe ifade edebileceğimiz manası ile örneğin tekne imalatçısını içine dahil eder. Ancak Antik Yunan’daki vatandaş – bir başka manada özgür insan – Liberal Sanatlarla ilgili olmalıdır. Çünkü ona yakışan “sanat” retoriktir, marangozluk değil (tekhne kavramı içinde). Bu anlayış Skolastik dönem ve Rönesans başlangıcında da aynen devam eder.

Günümüze yaklaşmaya devem edersek; Rönesans dönemi ressamı ile mobilya üreticisi ya da çeşitli eşyalara süsleme yapan biri arasında nitelik olarak fark yoktur. Konağınız veya kiliseye yaptırmayı düşündüğünüz heykel için atölyelerden birine giderek ne istediğinizi, hangi malzemeden ne kadar büyüklükte olması gerektiğini ve ödeme biçimini içeren ayrıntılı şartnameyi kaleme alırdınız. Bugün anladığımız manada “Tanrısal ilham” ile yola çıkarak üretilen bir eser neredeyse söz konusu değildir. Da Vinci ve Şekspir için istisna konulabileceğini söylemek isterim. Konuya dönersek, o dönem dünyası içinde bugün zanaatkar dediğimiz insanlardır bunlar. Bir sonraki bölümde zanaatkar ile sanatçı ayrımının oluşmasını daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım. Eser ile üreticisi arasındaki ilişki; bu dönem açısından, biraz da abartarak ifade edersem müşteri sayesinde var olabilmektedir. Çünkü günümüz güzel sanatlar piyasası gibi muğlak ve belirsiz alıcı profili söz konusu değildir. Ve çok daha önemlisi peygambervari “dahi sanatçı” miti henüz oluşturulmamıştır.

Şimdiye kadar özetlediğim kısımda asıl anlatmak istediğim; günümüzde kesin ayrımlarla sınıflanmış zanaat – sanat ve/veya zanaatkar – sanatçı kavramları ile anladığımız şeyler tarihin akışı içinde başka anlamlar ifade etmekteydi. Tiyatro eserinin sessizce izlenmesi ya da sergi gibi hadiseler ise bunlardan çok daha yeni. Modern dönemde; aşağı yukarı 19.yy başlarını kastediyorum, içi tam olarak doldurulmaya başlayan kavramların aldığı son biçimle geçmişteki bir noktayı açıklamaya çalışmak oldukça anlamsız.

Önceki yazı

Batıcılık II

Sonraki yazı

Sanat II

Yorum yap

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir