Devasa arazinin ortasındaki malikane hayal ettiği yerlerden bile güzeldi. Ebru onu üst kattaki odasına çıkarıp dinlenmesini söylemişti. Birkaç saat sonra annesi ve babasıyla iletişim kuracaklardı. Durumu ayrıntıları ile izah etmek için onları da buraya getireceklerdi. Huzuru ve güvenliği öncelikleriydi ve öyle hareket edeceklerdi. Anne ve babasına gerekli bilgiler verildikten sonra Kahin’le görüşmeye gideceklerdi. Şimdilik tek yapması gereken beklemek ve dinlenmekti. Aklındaki sorulara cevap bulmuş, kim ve ne olduğunu anlamanın huzuruna kavuşmuştu. Yıllar boyu bir kenara atılmış gibi hissettikten sonra anlatılanlar inanılmazdı. Ona tahsis edilen oda evlerindeki salondan büyüktü ve inanılmaz güzellikte bir dağ manzarasına sahipti. Pencereden dışarıyı izledikten sonra odanın içinde dolaşmaya başladı. Eşyalara bakınca kendinizi müzedeymiş gibi hissediyordunuz. Pencerenin sağındaki duvarı kaplayan raflardaki kitaplara göz gezdirirken aklına çizgi romanları geldi. Bir şekilde onları buraya getirmeliydi. Muhtemelen uzun bir süre burada kalacaktı. O sırada Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar kitabına gözü ilişti. Kitabı raftan alırken yere bir kağıt düştü. Merakla kitabı kenara bırakıp kağıdı yerden aldı. Düzgün bir el yazısı ile yazılmıştı.
“Yazdıklarımı biri okuyacak mı, yoksa onların eline mi geçecek bilmiyorum. Umarım onlardan biri değilsindir ve bu işine yarar. Bir an evvel buradan kaç! Sana özel olduğunu, peşinde büyücüler olduğunu ve korumak istediklerini söylediler. Bana da aynısını söylemişlerdi. Peşinde olan onlar. Güçlerimizi bizden ayırıp kendilerine aktarmak için hayal dahi edemeyeceğin şeyler yapıyorlar. Şu an ayakta durmakta zorlanıyorum. Artık hiçbir gücüm yok. Varsa bile kullanacak enerjim kalmadı. Bu işin sonunda beni öldüreceklerinden eminim. Sana söyledikleri her şey yalan! Buraya geldiğinde rahat hissetmeni sağlıyorlar. Sanırım gücümüzü çıkarmaları için gerekiyor. İlk yemeğini getirecekler ve onu yedikten sonra her şey başlayacak. Lütfen kaç… umarım bunu okumak için çok geç kalmamışsındır.
Elif…”
Sakince notu katladı ve bulduğu yere koydu. Ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu. Ona anlatılanlar… fakat kimse durup dururken böyle bir şey yazmazdı ki. İyi de nasıl kaçacaktı? Gücünü nasıl kullanması gerektiğine bile bilmiyordu. Kullanmayı biliyor olsa bile Asım buralarda bir yerlerde olabilirdi. Belki pencereyi açıp bahçeye atalayabilir ve… İçini kaplayan korku giderek yükselirken odanın kapısına vuruldu. Bir şey söylemeli ya da yapmalıydı ama donakalmıştı. Cevap gelmeyince kapıya tekrar vuruldu.
Elinden geldiğince kendini toparlamaya çalışarak, “Girin…” diyebildi.
Güler yüzlü, üstünde temiz kıyafetler olan hizmetçi elindeki tepsi ile içeri girip, “Size yiyecek bir şeyler getirdim. Ebru Hanım anne ve babanıza haber verildiğini, akşam burada olacaklarını iletmemi istedi. Aç olup olmadığınızı bilmediğim için hem tatlı hem de atıştıracak bir şeyler hazırladım” dedikten sonra Alper’in bir şey demesine fırsat vermeden, “İyi günler” diyerek dışarı çıktı.
“Elif’in söyledikleri doğru…” diye fısıldadı ve her şeyin yavaşlamaya başladığını hissetti.